top of page

Fransız Hakim Nicolas Guillou: "125 devletin kabul ettiği hukuku uygularım; pusulam budur."

HAFTANIN ÖRNEK VİCDAN DAVRANIŞI

Ağır Yaptırımlara Rağmen Görevinden Çekilmeyen UCM Hâkimi Nicolas Guillou


Vicdan Vakfı gönüllüleri olarak her hafta dünyadan bir vicdan davranışını seçiyor ve onu görünür kılmaya çalışıyoruz. Bu hafta gönüllülerimizin oylarıyla seçilen davranış; Uluslararası Ceza Mahkemesi hâkimi Nicolas Guillou’nun, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında verilen yakalama kararına katıldığı için ağır yaptırımlara maruz kalmasına rağmen görevinden çekilmemesi ve yargı bağımsızlığını savunmaya devam etmesi oldu.

Bu haftanın vicdan kahramanı: Fransız hâkim Nicolas Guillou.


Ne Olmuştu?

Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı Karim Khan, 20 Mayıs 2024 tarihinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlendiği şüphesiyle yakalama emri çıkarılmasını talep etti.

Başsavcının sunduğu delilleri inceleme vazifesi, Uluslararası Ceza Mahkemesinin Birinci Ön Yargılama Dairesine aitti. Daire; Fransız hâkim Nicolas Guillou, Beninli hâkim Reine Alapini-Gansou ve Slovenyalı hâkim Beti Hohler’den oluşuyordu. Nicolas Guillou dairenin başkanıydı.


Dolayısıyla karar, zaman zaman kamuoyunda ifade edildiği gibi Nicolas Guillou’nun tek başına aldığı şahsi bir karar değildi. Üç hâkim tarafından birlikte incelenmiş ve oybirliğiyle verilmiş bir yargı kararıydı. Guillou ise hem heyetin başkanı olması hem de daha sonra ABD tarafından doğrudan hedef alınması sebebiyle kararın en görünür ismi hâline geldi.

Yaklaşık altı ay süren incelemenin ardından heyet, 21 Kasım 2024 tarihinde Netanyahu ve Gallant hakkında yakalama emri çıkardı. Mahkeme, iki ismin Gazze’deki sivillerin gıda, su, ilaç, tıbbi malzeme, yakıt ve elektriğe erişiminin bilerek kısıtlanmasıyla bağlantılı olarak sivilleri aç bırakmayı bir savaş yöntemi olarak kullanma, insanlığa karşı öldürme, zulüm ve diğer insanlık dışı fiillerden sorumlu olduklarına inanmak için makul gerekçeler bulunduğu kanaatine vardı.


Mahkeme ayrıca bu kısıtlamaların Gazze’deki hastanelerin çalışmasını, su teminini ve insani yardımın ulaştırılmasını ciddi biçimde etkilediğini; aralarında çocukların da bulunduğu sivillerin susuzluk ve yetersiz beslenme nedeniyle hayatlarını kaybettiklerine inanmak için makul gerekçeler bulunduğunu açıkladı. Tıbbi malzeme ve anestezik ilaçların yetersizliği sebebiyle bazı yaralıların ve çocukların anestezi olmadan veya yetersiz imkânlarla ameliyat edilmek zorunda kalması da mahkemenin değerlendirdiği hususlar arasındaydı.


Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bu karar, Netanyahu ve Gallant’ın kesin olarak suçlu bulunduğu anlamına gelmemektedir. Bir yakalama emri mahkûmiyet hükmü değildir. Karar, isnat edilen suçların bağımsız bir yargılama sürecinde ele alınmasını gerektirecek derecede makul gerekçelerin bulunduğunu ifade etmektedir.

Nicolas Guillou da devam eden dava hakkında şahsi yorumlar yapmaktan imtina etti. Netanyahu hakkında neden karar verdiğini anlatan siyasi bir konuşma yapmadı; delilleri basın önünde tartışmadı ve kendisini bir aktivist gibi konumlandırmadı.


Asıl dikkat çekici hadiseler, kararın ardından yaşandı.

ABD Başkanı Donald Trump, 6 Şubat 2025 tarihinde Uluslararası Ceza Mahkemesi mensuplarına yönelik yaptırımların önünü açan bir başkanlık kararnamesi imzaladı. 20 Ağustos 2025 tarihinde ise Nicolas Guillou doğrudan ABD’nin yaptırım listesine alındı. ABD yönetimi, yaptırımın gerekçesini saklamadı: Guillou, Netanyahu ve Gallant hakkında çıkarılan yakalama emirlerine izin veren karardaki rolü sebebiyle hedef alınmıştı.


Yaptırımın tesiri yalnızca Guillou’nun Amerika Birleşik Devletleri’ne girişinin kısıtlanması veya ABD’de bulunabilecek mal varlıklarının dondurulmasıyla sınırlı kalmadı. Amerikan şirketlerinin kendisine hizmet sunması da büyük ölçüde yasaklandı. Üstelik Amerikan finans sistemiyle irtibatını kaybetmek istemeyen bazı Avrupa bankaları ve şirketleri, yaptırımları daha da geniş ve keyfi yorumlayarak Guillou’ya karşı ilave kısıtlamalar uyguladı.


Guillou’nun anlattığına göre Visa ve Mastercard altyapısına bağlı ödeme araçları kullanılamaz hâle geldi. Amazon, Airbnb ve PayPal gibi Amerikan şirketlerindeki hesapları kapatıldı veya sınırlandırıldı. Fransa’da Expedia üzerinden yaptığı bir otel rezervasyonu, yaptırım gerekçesiyle birkaç saat sonra iptal edildi. Bazı banka transferleri karşı taraftaki bankaların çekinmesi sebebiyle gerçekleşmedi. Günlük hayatındaki hangi işlemin kabul edileceğini, hangisinin ansızın reddedileceğini önceden bilemez hâle geldi.

Yani bir hâkim, kendi ülkesinde yaşamaya devam ederken başka bir devletin kararıyla bankacılık ve dijital hizmetler sisteminin önemli bir bölümünden dışlanmıştı. Guillou, bu vaziyeti insanın dijital bakımdan 1990’lı yıllara geri gönderilmesine benzetti. Hatta günümüzde hayatlarının neredeyse tamamı çevrim içi olan gençlerin benzer yaptırımlarla karşılaşmasının bir çeşit “sivil ölüm” meydana getirebileceğini söyledi.


Fakat bütün bunlara rağmen Guillou kendisine bunları reva görenlere boyun eğip görevinden ayrılmadı. Makamını bırakıp kenara çekilmedi. Verilen kararın mesuliyetini yalnızca diğer hâkimlere havale etmedi. Yaşadığı mağduriyeti öne çıkarıp kendisini meselenin merkezine de yerleştirmedi. Yaptırımların kaldırılması karşılığında sessiz kalmayı veya daha ihtiyatlı kararlar vermeyi de kabul etmedi.

Nicolas Guillou’nun konuya yaklaşımını en sarih biçimde anlatan sözlerinden biri şuydu:

“125 devletin kabul ettiği hukuku uygularım; pusulam budur.”


Bu cümle, aslında onun tavrının da özetidir. Guillou, bir hâkimin pusulasının yaptırım uygulayan devletlerin gücü, hükümetlerin beklentileri veya kamuoyunun tepkisi değil; vazifesi gereği uygulamakla mükellef olduğu hukuk olduğunu söylüyordu.


Mesleğe başlarken ve Uluslararası Ceza Mahkemesinde göreve gelirken yemin ettiğini hatırlattı. Karar verirken siyasî baskıyı değil hukuku esas almak zorunda olduğunu, şartlar ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın görevini yapmaya devam edeceğini ifade etti.


Yaşadığı yaptırımları yalnızca şahsına yönelmiş bir haksızlık olarak da görmedi. Meselenin kendisinden çok daha büyük olduğunu anlatırken şu ifadeyi kullandı:

“Mahkeme saldırıya uğradığında mağdurlar susturulur.”


Çünkü uluslararası bir mahkemeyi işlemez hâle getirmek, yalnızca orada çalışan hâkimleri ve savcıları cezalandırmak anlamına gelmez. Aynı zamanda savaş suçu, cinayet, tecavüz, işkence ve insanlığa karşı suç mağdurlarının başvurabilecekleri son mercilerden birini zayıflatmak demektir. Guillou’ya göre yaptırımların nihai mağdurları hâkimler değil; seslerini duyurmak için adalet kurumlarına müracaat eden insanlardı.


Guillou, yaşadıklarının Avrupa’nın ekonomik ve teknolojik bağımlılığı bakımından da ibret verici olduğunu belirtti. Kendi hayatının, Avrupa’nın yabancı ödeme sistemlerine ve teknoloji şirketlerine ne kadar bağımlı hâle geldiğini gösteren bir laboratuvara dönüştüğünü söyledi.


Bununla birlikte bütün bu konuşmalarında, kendisini verilen kararın kahramanı olarak takdim eden bir tavır sergilemedi. Kararın esasına dair şahsi bir savunma yapmadı. Yaptığı şey, bir hâkimin siyasi tehdit ve şahsi yaptırımlar sebebiyle vazifesinden geri çekilmemesi gerektiğini anlatmaktı.


Peki, Bu Davranış Neden Seçildi?

Nicolas Guillou’nun davranışını değerli kılan şey, yalnızca güçlü bir devletin başbakanı hakkında verilen bir karara katılmış olması değildi. Bir hâkimin görevi zaten karşısındaki kişinin makamına, milliyetine, siyasi nüfuzuna veya arkasındaki devletlerin kudretine bakmadan dosyayı hukuk çerçevesinde değerlendirmektir.

Asıl mesele, bu vazifeyi yerine getirdikten sonra karşılaştığı bedel karşısında ne yaptığıdıydı.


Bir insan, hiçbir baskıyla karşılaşmadığı zaman hukukun üstünlüğünden, bağımsızlıktan ve adaletten kolaylıkla söz edebilir. Fakat söylediği söz veya verdiği karar yüzünden banka kartı iptal edildiğinde, ailesi yaptırımların kapsamına girdiğinde, gündelik ihtiyaçlarını karşılaması dahi müşkül hâle geldiğinde ve hayatının her alanında belirsizlik yaşamaya başladığında aynı yerde durabiliyor mu? Esas imtihan tam da burada başlıyor.


Nicolas Guillou bu imtihan karşısında geri çekilmedi.

Muhtemelen onun da korkuları, kaygıları ve ailesine karşı mesuliyetleri vardı. Yaşadığı yaptırımların hayatını zorlaştırmadığını veya kendisini etkilemediğini söylemedi. Bilakis bunları bütün açıklığıyla anlattı. Fakat yaşadığı sıkıntıyı, görevini terk etmesinin yahut bundan sonra vereceği kararlarda siyasî güçleri hesaba katmasının mazereti hâline getirmedi.

Bu davranışın vicdani tarafı da tam olarak burada ortaya çıkmaktadır.


Vicdan, insanın hukuku bir kenara bırakarak duygularıyla hüküm vermesi değildir. Bilhassa bir hâkim açısından vicdani davranış; kişisel kanaatini hukukun yerine geçirmek değil, baskı ve menfaat karşısında dahi hukukun gereğini yerine getirebilmektir.


Guillou da Netanyahu hakkında “şahsi vicdanımla şöyle düşündüm” demedi. “125 devletin kabul ettiği hukuku uygularım” dedi. Böylece kendisini kararın merkezine değil, yükümlü olduğu hukukun arkasına yerleştirdi.

Onun davranışında ayrıca mühim bir fedakârlık vardır. Çünkü verdiği kararın bedeli soyut değildi. Kendi hayatında, ailesinde, banka hesabında, seyahatlerinde ve en basit gündelik işlemlerinde karşılığı vardı. Buna rağmen görevini terk etmemesi, başka hâkimlere ve kamu görevlilerine de bir örnek teşkil etmektedir.


Bir yargıç, önündeki dosyayı değerlendirirken “Bu kararın ardından bana ne olur?” diye düşünmek zorunda kalıyorsa, orada artık yalnızca o hâkimin bağımsızlığı değil, herkesin adalete ulaşma hakkı tehlikeye girmiş demektir.

Nitekim Guillou’nun üzerinde durduğu temel mesele de buydu. Uygulanan yaptırımlar yalnızca geçmişte verilmiş bir kararın cezası değildi; gelecekte verilecek kararları da etkilemeye yönelik bir gözdağı mahiyeti taşıyordu. Başka hâkimlere, savcılara ve hukukçulara “Güçlü devletlerin istemediği bir karar verirseniz sizin de hayatınız zorlaştırılabilir” deniliyordu.


Bu sebeple Nicolas Guillou’nun davranışı haftanın örnek vicdan davranışı olarak seçildi. Çünkü o, yaşadığı bu yaptırımlara rağmen görevini terk etmedi; kendi mağduriyetini esas meselenin önüne geçirmedi ve uluslararası adaletin nihai olarak savaşların, işkencelerin ve ağır insan hakları ihlallerinin mağdurları için var olduğunu hatırlattı.


Dileriz ki hiçbir hâkim, savcı veya kamu görevlisi; verdiği hukuki karar sebebiyle ailesi, geçimi ve gündelik hayatı üzerinden tehdit edilmez.


Umarız karar verme makamında bulunan insanlar, önlerindeki kişinin gücüne ve arkasındaki devletlerin kudretine değil; hukuka, delile ve taşıdıkları mesuliyete bakarlar.

Bir sonraki haftanın örnek vicdan davranışında görüşmek üzere. Vicdanla kalın…



Yorumlar


bottom of page