İklim Meselesi Vicdanla Buluştu: Önder Algedik Vicdan Vakfı’ndaydı
- İletişim
- 24 dakika önce
- 3 dakikada okunur
14 Şubat 2026 Cumartesi günü, Ankara’nın Kızılay’ındaki Vicdan Vakfı ofisi, hem iklim hem de adalet mücadelesi yürütenlerin buluşma noktası oldu. “İklim Meselesi, Adalet Arayanların da Meselesi mi?” başlıklı söyleşide, iklim ve enerji uzmanı Önder Algedik, yeni kitabı “Hepimizin Meselesi İklim Meselesi”nden hareketle iklim krizini, siyaseti ve adaleti birlikte tartıştı.
Yaklaşık doksan dakika süren etkinlik, Vicdan Vakfı’nın “Vicdan Sohbetleri” serisi kapsamında düzenlendi ve aynı anda YouTube’dan da canlı yayınlandı. Salonun dolu olması, iklim meselesine dair merakın ve kaygının ne kadar geniş bir kesime yayıldığını gösteriyordu.
Söyleşinin girişinde moderatör, 1990’lardan bugüne uzanan kavram değişimini hatırlattı: “küresel ısınma”dan “iklim değişikliği”ne, oradan “iklim krizi”ne… Önder Algedik ise bu kavramsal sertleşmenin politikada karşılığını bulmadığını vurguladı. Ona göre, terimler ağırlaştıkça, gerçek politikalar yumuşuyor; kriz dili büyürken, emisyonlar artmaya devam ediyor. Bu nedenle “iklim değişikliği” yerine ısrarla “iklimi değiştirme politikaları” ifadesini kullanıyor.
İklimi Değiştiren Politikalar ve Adalet
Algedik, iklim meselesini yalnızca fiziksel süreçlerle sınırlı görmediğini, tam tersine bunu “termodinamiğin siyasete dönüşümü” olarak ele aldığını anlattı. Söyleşi boyunca, iklim tartışmasının neden doğrudan bir adalet tartışması olduğunu somut örneklerle açıkladı.
Türkiye’nin 2003–2022 arasında fosil yakıt ithalatına 724 milyar dolar ödediğini hatırlattı. Bu devasa kaynağın, eğitime, sağlığa ya da gençlere değil; kömüre, petrole, doğalgaza aktarıldığını söyledi. Böyle bakınca iklim krizinin, yalnızca atmosferdeki karbondioksit miktarı değil, aynı zamanda çok büyük bir servet transferi ve yoksullaşma mekanizması olduğunu vurguladı.
İklim adaletini tartışırken, Vicdan Vakfı’nın çalışma alanlarıyla da doğrudan bağ kurdu. KYK mağdurlarının sayısının neredeyse bir şehrin nüfusuna ulaştığını, cezaevlerinde yaşayanların sayısının bir başka kenti doldurduğunu aktardı. Bu tabloya bir de fosil yakıt faturalarının eklendiğini, böylece hem hak ihlallerinin hem de ekonomik adaletsizliğin aynı toplumun omuzlarında biriktiğini söyledi. Ona göre “iklim adaleti” dendiğinde, bir yandan küresel ölçekte sera gazı salımlarının adaletsiz dağılımını, diğer yandan ülkelerin içinde derinleşen sınıfsal eşitsizlikleri birlikte görmek gerekiyor.
Algedik’in sıkça altını çizdiği cümlelerden biri, egemen fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olduğuydu. İklim politikalarında da bunun geçerli olduğunu, iktidarın ve muhalefetin çoğu zaman aynı kalkınmacı, fosil yakıt odaklı çizgide buluştuğunu, hatta yerel yönetimlerde bile bu bakışın değişmediğini anlattı.
Ankara, Asfalt ve İklim: Bir Kentin Hikâyesi
Söyleşinin en çok tartışılan başlıklarından biri, Ankara örneği üzerinden yürütülen “asfalt–beton belediyeciliği” eleştirisiydi. Algedik, iklimi değiştiren politikaların bazen çok büyük uluslararası anlaşmalardan değil, mahallenin köşesindeki yol yapımından başladığını söyledi.
Türkiye’nin son yirmi yılda döktüğü asfalt ve beton miktarını anlattı; bunu bir gölü, bir ovası tamamen kaplayacak kadar büyük bir örtüye benzetti. Güneş aynı, atmosfer aynı kalsa bile, toprağın üzerini asfalt ve betonla kapladığınızda o kentin ikliminin fiilen değiştiğini, ısının tutulduğunu, suyun emilemediğini, sokakların sele teslim olduğunu ifade etti.
Bu çerçevede Ankara özelinde çok net bir tablo çizdi: sayıları iki milyonu aşan kara yolu taşıtları, giderek daralan kaldırımlar, ip atlayacak yer bulamayan çocuklar, gölgelenemeyen sokaklar ve nefes alamayan sokak hayvanları… Bütün bunları sadece “belediyecilik tercihi” değil, aynı zamanda iklim adaletsizliği bağlamında değerlendirmek gerektiğini söyledi.
Salondan söz alan katılımcılar, bu tabloyu kendi hayatlarından örneklerle tamamladı. Ağaçların yanlış budamayla öldürülmesi, kentin içinde kalan orman alanlarının, kampüslerin ve meraların üzerindeki baskı, çimento fabrikalarında lastik ve atık yakılması gibi gündelik ama etkisi büyük uygulamalar konuşuldu. Bazı katılımcılar, bireysel çabanın gücünü hatırlatırken, bazıları da tek tek bireylerin ötesine geçen örgütlü ve yaptırım gücü olan hareketlerin gerekliliğini vurguladı.
Algedik ise umut ile çaresizlik arasındaki ince çizgiye dikkat çekti. Gençlerde yükselen “eko-anksiyete”yi, sadece korku üreten ama çözüm göstermeyen iklim dilinin sonucu olarak eleştirdi. Asıl sorunun “Bir şey yapabilir miyiz?” değil, “Bir şey yapmak zorunda mıyız?” sorusuna verilen yanıtla başladığını söyledi. Eğer cevap “Evet” ise, gerisinin örgütlenme, bilgi üretme ve bilgiyi doğru adrese, doğru zamanda taşıma meselesi olduğunun altını çizdi.
Söyleşi, Vicdan Vakfı’nın çalışma ilkeleriyle de buluşan bir çağrıyla sonlandı: İklim meselesini “başka alanların konusu” olarak görmeyen, hak savunuculuğu ile çevre mücadelesini aynı vicdani çizgide birleştiren yeni bir politika arayışı.
Vicdan Vakfı, bu etkinlikle birlikte iklim meselesini yalnızca çevre başlığı altında değil, adalet, haklar ve toplumsal barış ekseninde tartışmaya açtığını bir kez daha göstermiş oldu. Söyleşinin sonunda verilen mesaj netti: İklim meselesi, gerçekten de hepimizin meselesi; ama özellikle de adalet arayanların meselesi.




Yorumlar