Sessizliği Kırmak: Bebeğine Hasretinden Kansere Yakalandı
- İletişim
- 6 gün önce
- 3 dakikada okunur
Hasta Anne Cezaevinde: Ferah Oktan’ın Kanser ve Ayrılık Hikâyesi
Vicdan Vakfı’nın “Sessizliği Kırmak” serisinin yeni bölümünde, Edirne L Tipi Cezaevi’nde kanser tedavisi görürken iki çocuğundan ayrı tutulan öğretmen Ferah Oktan’ın hikâyesi anlatılıyor. Bir yanda metastaz yapmış ağır bir hastalık, diğer yanda annesiz kalan iki çocuk ve ayakta kalmaya çalışan bir baba… “Hasta anne cezaevinde” cümlesi bu yayında bir soyut ifade olmaktan çıkıyor, ete kemiğe bürünen, somut bir acıya dönüşüyor.
Ferah Oktan yıllarca sınıf ve yurt ortamlarında çocuklarla çalışan bir öğretmen. Bugün ise ağır hastalığına rağmen tutuklu bir anne. 12 aylık bebeğinden ani bir tutuklamayla ayrılıyor, cezaevine girdiğinde bebeğini yanına alamıyor ve aylar boyunca sütünü lavaboya sağmak zorunda bırakılıyor. Bir annenin sütünü kendi isteğiyle değil, çaresizlik içinde lavaboya boşaltması, yaşananların sembol sahnelerinden biri. Bu sırada sadece özgürlüğü değil, sağlığı da elinden gidiyor. Cezaevindeki stres, belirsizlik ve ağır koşulların ardından tutukluluğunun 11. ayında meme kanseri teşhisi konuluyor; üstelik hastalık metastaz yapmış durumda.
Edirne L Tipi Cezaevi’nde günde sadece birkaç saat akan su, kalabalık koğuşlar, bit ve uyuz salgını, zaten zor olan kanser tedavisini daha da ağırlaştırıyor. Ferah Oktan kemoterapi almak için sabahın erken saatlerinde koğuştan çıkarılıyor, “kapı altı” denilen yerde saatlerce bekletiliyor, ardından elleri kelepçeli şekilde hastaneye götürülüyor. Bulantı, kusma, saç dökülmesi, ağız içi yaralar ve yetersiz beslenme bu sürecin rutinine dönüşmüş durumda. Cezaevine döndüğünde onu ne hijyenik bir oda ne de hassas diyetine uygun bir yemek karşılıyor. Kalabalık bir koğuşta deterjan kokularından bile etkilenerek kusan, çamaşırlarını bile zor yıkayan bir hasta profilinden söz ediyoruz. Tüm bunlar, “tedavi görüyor” denilerek meşrulaştırılan bir işkenceye dönüşüyor.
Bu hikâyenin en iç acıtan boyutlarından biri, çocukların yaşadıkları. Ferah Oktan’ın 12 yaşındaki büyük kızı hem babasından hem annesinden ayrı kalmış bir çocuk olarak büyüyor ve bugün haftada bir psikolog desteği almak zorunda. Babasının anlattığı bir sahne, bütün bu dramı tek cümlede özetler gibi: Kız okuldan eve üzgün dönüyor ve “Baba, arkadaşımın saçlarını annesi örmüş… Benim annem niye örmüyor?” diye soruyor. Bu soru, sadece bir çocuğun kırık kalbini değil, cezaevindeki her annenin göremediği, dokunamadığı, saçını tarayamadığı çocuğun ruhunda açılan derin boşluğu gösteriyor. İki yaşındaki küçük kız ise “anne” kavramını bile tanımadan büyüyor. Annesini hatırlayamayacak kadar küçükken ondan koparılmış bir bebekten söz ediyoruz. Babasının gözünün alanından çıktığı her saniye panikleyen, kadınların şefkatine koşarak annelik kokusu arayan, annesiz büyüyen bir çocuk…
Eş Medeni Oktan, bu hikâyenin dışarıdaki yükünü taşıyan isim. Kendisi de dört yıl cezaevinde kalmış bir Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni. Cezaevinden çıktıktan sonra ailesiyle yeni bir hayat kurmaya çalışırken bu kez eşi tutuklanıyor. Hem 12 yaşındaki kızına hem 12 aylık bebeğine tek başına bakmak zorunda kalıyor, çocukları bırakabileceği kimse olmadığı için düzenli bir işte çalışamıyor. Zaten önceki yıllarda avukat masrafları ve cezaevi süreçleri yüzünden tükenen maddi imkânlar iyice daralıyor. Bir yandan bebek geceleri “anne” diye ağlayarak sabaha kadar uyumuyor, diğer yandan büyük kızın psikolojik kırılmalarıyla baş etmeye çalışıyor. Bu tablo, cezanın sadece içerideki kişiye değil, aile fertlerinin her birine yayılan bir toplu cezalandırmaya dönüştüğünü gösteriyor.
Programda sadece Medeni Oktan konuşmuyor. Daha önce bebeğiyle cezaevinde kalmış kadınlar, Ferah Oktan’ın kız kardeşi ve cezaevinden koğuş arkadaşı da söz alıyor. Ferah’la aynı koğuşta kalan bir mahpus arkadaşının anlattıkları, hastalığın arka planındaki duygusal yükü daha da görünür kılıyor: Ferah’ın koğuşun duvarlarında bebeği Asude’nin yüzünü görmesi, sürekli onun adını sayıklaması, sütünü lavaboya sağarken çektiği fiziksel ve ruhsal acı, gün boyu “Asude burada yapamaz” diyerek kızının o ortamda yaşayamayacağını anlatması… Bütün bu tanıklıklar, tek bir dosyanın ötesinde, Türkiye’de hasta mahpuslar, tutsak anneler ve çocuklar gerçeğinin ortak bir resmini çiziyor. Ortaya çıkan soru çok yalın: Kanserle mücadele eden bir hasta anne cezaevinde tutulduğunda bunun kime ne faydası var?
Bu bölüm, Vicdan Vakfı’nın sadece YouTube’da yaptığı tekil bir program değil, aynı zamanda devam eden “Sessizliği Kırmak” podcast serisinin de bir halkası. “Sessizliği Kırmak” podcastinde cezaevindeki anneler, babalar, çocuklar, eski mahpuslar, insan hakları savunucuları kendi sesleriyle yaşadıklarını anlatıyor. Böylece tek seferlik bir duygulanımın ötesine geçen, sürekliliği olan bir tanıklık arşivi oluşuyor. Ferah Oktan’ın hikâyesi de bu hattın önemli duraklarından biri olarak kayda geçiyor. Her yeni bölüm, bir önceki hikâyeye eklenen yeni bir tanık, yeni bir soru, yeni bir vicdan çağrısı anlamına geliyor.
Vicdan Vakfı, “Sessizliği Kırmak” çalışmasıyla, çoğu zaman rakamlara ve dosya numaralarına sıkışan hak ihlallerinin arkasındaki insan yüzünü görünür kılmayı amaçlıyor. Ferah Oktan’ın hikâyesi sadece hukuki bir dosya değil; kanserle boğuşan bir annenin, annesiz büyüyen iki çocuğun ve hayatı iki kez dağılan bir babanın hikâyesi. Aynı zamanda hepimize yöneltilmiş bir soru: Bugün susarsak, yarın kim için konuşacağız? Bu program, izleyiciyi ve dinleyiciyi tam da bu soruyla baş başa bırakıyor ve cevabı sadece hukuka değil, vicdanlara da havale ediyor.




Yorumlar