Babaların Tanıklığı Üçüncü “Bir Başka Babalar Günü”nde Buluştu
- İletişim
- 11 saat önce
- 8 dakikada okunur
Babalar Günü çoğu zaman hediyeler, kutlama mesajları ve aile sofralarıyla anılıyor. Ancak bazı babalar için bu gün; özlemin, kaybın, bakım sorumluluğunun, ayrımcılıkla mücadelenin ve yıllardır cevap bekleyen adalet taleplerinin yeniden hatırlandığı bir gün hâline geliyor.
Vicdan Vakfı tarafından düzenlenen “Bir Başka Babalar Günü” etkinliği, Türkiye’nin farklı toplumsal kesimlerinden babaları aynı çatı altında buluşturdu. Vicdan Vakfı Merkezinde gerçekleştirilen ve internet üzerinden canlı yayımlanan programda; evladı cezaevinde bulunan, çocuğunu bir iş cinayetinde veya okul saldırısında kaybeden, ağır hasta çocuğunun bakımını üstlenen, çocuğunun kimliği nedeniyle ayrımcılıkla mücadele eden ve eşinin tutuklanmasının ardından çocuklarıyla yalnız kalan babalar söz aldı.
Etkinliğin moderatörlüğünü Aziz Akın Gülhan üstlendi. Gülhan, programın açılışında bunun üçüncü “Bir Başka Babalar Günü” buluşması olduğunu belirterek, farklı hayat tecrübelerine ve farklı acılara sahip babaların birbirlerinin yaralarını görmeleri için bir araya geldiklerini ifade etti. Programın ilk bölümünde babalar kendi hikâyelerini anlattı; ikinci bölümde ise diğer konuşmacıların tanıklıkları üzerine düşüncelerini paylaştı.
Etkinliğin tam kaydı Vicdan Vakfı YouTube kanalından izlenebilir:
Aziz Akın Gülhan: Vicdan, yalnızca kendi acımıza gösterdiğimiz tepki değildir
Moderatör Aziz Akın Gülhan, etkinliğin temel amacını anlatırken vicdanın yalnızca kişinin kendi başına gelen bir haksızlığa karşı gösterdiği tepkiden ibaret olmadığını vurguladı.
İnsanların kendileriyle hiçbir kişisel bağı bulunmayan kişilerin yaşadıkları karşısında aldıkları tavrın da vicdanın önemli bir göstergesi olduğunu söyledi. Katılımcılardan sadece kendi sorunlarını anlatmalarını değil, diğer babaların hikâyelerini de dikkatle dinlemelerini istedi.
Bu yaklaşım, etkinliğin bütününe yayıldı. Acılar karşılaştırılmadı, mağduriyetler arasında bir sıralama kurulmadı. Her baba, kendi yarasını anlatırken diğer babaların yaralarına da bakmaya davet edildi.
Haşim Efe: “Oğlumun suçluluğunu hukukta ve vicdanımda bulamadım”
Etkinliğin ilk konuşmacısı, Hava Pilot Üsteğmen Cengizhan Efe’nin babası Haşim Efe oldu.
Uzun yıllar Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yaptığını ve albay rütbesiyle emekli olduğunu anlatan Haşim Efe, konuşmasına vicdan kavramı üzerine düşüncelerini paylaşarak başladı. Vicdanın sağlıklı çalışabilmesi için hukuk, ahlak, temel haklar, demokrasi ve merhamet gibi ölçülere ihtiyaç duyduğunu söyledi.
Haşim Efe’nin anlatımına göre oğlu Cengizhan Efe, 15 Temmuz gecesi birliğine yoklama için çağrılmış, sabaha kadar bulunduğu yerde beklemiş ve daha sonra evine gönderilmişti. Altı gün sonra gözaltına alınan Cengizhan Efe, yapılan yargılama sonucunda müebbet hapis cezasına mahkûm edildi.
Oğlunun dokuz yıl Silivri Cezaevi’nde kaldığını, daha sonra Adana’daki bir cezaevine sevk edildiğini anlatan Haşim Efe, dosyayı hem bir asker hem de bir baba olarak yıllarca incelediğini ifade etti.
Oğlunun darbeye bilerek katıldığına ilişkin somut bir eylem veya suç unsuru göremediğini belirten Efe, bir suç tespit edebilseydi cezanın varlığını kabullenmesinin daha kolay olacağını söyledi. Ancak oğlunun sorumluluğunu ne hukukta ne de kendi vicdanında bulabildiğini dile getirdi.
Askerî öğrencilerin ve alt rütbeli personelin emir-komuta ilişkisi içinde hareket ettiklerini belirten Haşim Efe, dosyaların somut deliller ve bağımsız hukuk ölçüleri çerçevesinde yeniden değerlendirilmesi çağrısında bulundu.
Konuşmasının ikinci bölümünde ise adaletin yalnızca ahirete bırakılamayacağını belirterek, hak ve hukukun dünyada da gerçekleşmesi gerektiğini söyledi.
İbrahim Esatoğlu: Cansu için Gebze Kent Meydanı’nda adalet nöbeti
Programa çevrim içi katılan İbrahim Esatoğlu, Gebze Dilovası’ndaki bir parfüm fabrikasında çıkan yangında hayatını kaybeden kızı Cansu Esatoğlu’nu anlattı.
İbrahim Esatoğlu’nun aktardığına göre aile, Cansu’nun iş yerinde yalnızca paketleme işi yaptığını düşünüyordu. Fabrikada yanıcı ve tehlikeli maddelerle üretim yapıldığını, yeterli iş güvenliği önlemlerinin bulunmadığını ve çocukların ağır koşullarda çalıştırıldığını facianın ardından öğrendiler.
Esatoğlu, yangının üzerinden aylar geçmesine rağmen sorumluluğu bulunduğunu düşündükleri kamu görevlileri hakkında etkili bir soruşturma yürütülmediğini söyledi. İş yerinin çalışma ruhsatından yangın güvenliğine, sigortasız işçilikten çocukların çalıştırılmasına kadar çok sayıda sorunun cevapsız bırakıldığını belirtti.
Kızının bedeninin yangından saatler sonra aileye teslim edildiğini anlatırken büyük bir acı yaşayan İbrahim Esatoğlu, olayın bir “kaza” olarak görülemeyeceğini vurguladı.
Aileler, sorumluların tamamının yargılanması talebiyle Gebze Kent Meydanı’nda her pazar saat 14.00–16.00 arasında adalet nöbeti başlattı. İbrahim Esatoğlu, adalet sağlanıncaya kadar meydanlarda olmaya devam edeceklerini söyledi.
İbrahim Bey: Hümeyra Sinem’e kavuşamadan geçen cezaevi yılları
Etkinlikte soyadı paylaşılmayan İbrahim Bey, cezaevindeyken ağır hastalanan ve hayatını kaybeden kızı Hümeyra Sinem’in hikâyesini anlattı.
İbrahim Bey 2016 yılında cezaevine girdiğinde kızı dört yaşındaydı ve anaokuluna gidiyordu. Daha sonra Ümeyra Sinem’de beyinde demir birikmesine neden olan nadir bir genetik hastalık ortaya çıktı.
Hastalık ilerledikçe Sinem yürüme, konuşma, görme ve kendi başına beslenme yeteneklerini kaybetti. Cezaevi görüşlerinde artık konuşamayan Sinem, babasına olan sevgisini işaretlerle anlatmaya çalışıyordu.
Kızının hastalığı son aşamaya ulaştığında İbrahim Bey, yasal şartlarının oluştuğunu düşündüğü koşullu veya denetimli salıverilmeden yararlanarak çocuğunun yanında bulunmak istedi. Ancak tahliye talebi kabul edilmedi.
İbrahim Bey, talebine verilen bir cevapta kızının hastalığını cezaevinden çıkmak amacıyla kullandığı yönünde bir değerlendirme yapıldığını anlattı. Bir babanın çocuğunun son günlerinde yanında bulunma isteğinin dahi kuşkuyla karşılanmasını, bürokrasinin insanı bir dosya numarasına indirgemesinin sonucu olarak değerlendirdi.
Ümeyra Sinem, babasının tahliyesinden yaklaşık bir yıl önce hayatını kaybetti. İbrahim Bey cenazeye jandarma eşliğinde ve elleri kelepçeli götürüldüğünü, kızını mezara kendi elleriyle indirmesine izin verildiğini anlattı.
Daha sonra ilgili makamlara yazdığı sert bir mektupta " sizin kalbiniz, kızımın kalbinden önce durmuş" diye yazması nedeniyle cezasının son 14 ayını hücrede geçirdiğini söyledi. Konuşmasının sonunda, cezaevindeki babaların yokluğunda hem annelik hem babalık sorumluluğunu üstlenen kadınlara teşekkür etti.
Mustafa Selçuk ve Ecrin: Babalık, bakım sorumluluğunu paylaşmaktır
Etkinliğe solunum cihazına bağlı 16 yaşındaki kızı Ecrin ile birlikte katılan Mustafa Selçuk, buluşmanın en dikkat çeken tanıklıklarından birini paylaştı.
Mustafa Selçuk, Ecrin’in solunum cihazı kullandığını ve günün 24 saati bakıma ihtiyaç duyduğunu anlattı. Kızının aspirasyon işlemlerini, beslenmesini, oksijen değerlerini ve cihazlarını yakından takip ediyordu.
Ecrin’in evden çıkarılabilmesi için solunum cihazı, yedek bataryalar, aspirasyon cihazı, beslenme malzemeleri ve başka kişilerin desteği gerekiyordu. Mustafa Selçuk, kızını uzun bir aradan sonra ilk kez hastane dışında sosyal bir ortama getirebildiğini söyledi.
Geçmişte polis olarak görev yaptığını, bir KHK ile kamu görevinden çıkarıldığını anlatan Selçuk, hakkındaki adli soruşturmanın kovuşturmaya yer olmadığı kararıyla sonuçlanmasına rağmen mesleğine dönemediğini belirtti.
İhraç sonrasında taksicilikten inşaat temizliğine, elektrikçi yardımcılığından farklı geçici işlere kadar birçok alanda çalıştığını söyledi.
Mustafa Selçuk’un konuşmasının en güçlü mesajlarından biri, bakım emeğinin yalnızca annelere yüklenmemesi gerektiğiydi. Bir çocuğun ağır hasta veya engelli olması, babanın sorumluluğunu azaltmıyordu. Ona göre babalık; yalnızca maddi ihtiyaçları karşılamak değil, çocuğunun günlük bakımını öğrenmek ve onun yanında kalmaktı.
Osman Bey: “Çocuğumun varoluşuna saygı duyuyorum”
Etkinlikte Osman Bey, LGBTİ+ bir kız çocuğunun babası olarak konuştu.
Kızının kimliğini ailesiyle paylaşmasının ardından kendileri için yeni bir öğrenme sürecinin başladığını anlatan Osman Bey, daha önce hayatlarını yeterince bilmedikleri insanların yaşadıkları dışlanmayı artık daha yakından gördüklerini söyledi.
Osman Bey, bir babanın çocuğunu “kabul etmesi” ifadesini dahi sorunlu bulduğunu belirterek, kendi yaklaşımını “çocuğunun varoluşuna saygı duymak” olarak tanımladı.
Çocuğunun diğer çocuklardan daha değerli olmadığını, ancak daha az değerli de olmadığını vurguladı. Bir baba olarak beklentisinin kızının eğitim, barınma, sağlık, çalışma ve güvenli yaşam haklarından eşit biçimde yararlanabilmesi olduğunu söyledi.
Trans bireylerin sağlık hizmetlerine erişimde, iş bulmada ve barınmada ciddi sorunlarla karşılaştıklarını ifade eden Osman Bey, gençlerin aileleri tarafından reddedilmelerinin yaşadıkları sorunları daha da ağırlaştırdığını belirtti.
Başka babalarla birlikte LGBTİ+ çocukların aile deneyimlerini anlatan “Birlikte Büyümek” adlı bir çalışma hazırladıklarını da paylaştı.
Konuşmasının sonunda bütün ailelere çocuklarının yanında durma çağrısı yaptı. Bir çocuğun yaşayabileceği en ağır dışlanmalardan birinin, kendisini koruması gereken ailesi tarafından yalnız bırakılması olduğunu söyledi.
Burak Gül: Sekiz aylık kavuşmanın ardından Yusuf Tarık’a veda
Kahramanmaraş’tan çevrim içi olarak programa bağlanan Burak Gül, okulda gerçekleştirilen silahlı saldırıda hayatını kaybeden 11 yaşındaki oğlu Yusuf Tarık Gül’ü anlattı.
KHK ile ihraç edilen eski bir emniyet mensubu olduğunu belirten Burak Gül, yaklaşık beş yıl cezaevinde kaldığını söyledi. Tahliye olduktan sonra oğluyla yalnızca sekiz ay geçirebilmişti. Aile yeniden bir araya gelmenin sevincini yaşarken Yusuf Tarık’ı kaybetmişti.
Burak Gül konuşmasında yalnızca kendi oğlunu değil, aynı saldırıda hayatını kaybeden diğer çocukları ve öğretmen Ayla Kara’yı da andı.
Yusuf Tarık’ı merhametli, hayvanları seven, satrançla ve Galatasaray’la ilgilenen bir çocuk olarak anlattı. Markete gittiklerinde kendisine verilen paranın büyük bölümünü kedi mamasına ayırdığını hatırlattı.
Burak Gül cezaevindeyken Yusuf Tarık, babasının tahliyesine kalan günleri tek tek sayıyordu. Kısıtlı görüntülü görüşmelerin sonunda babasına kaç gün kaldığını söylüyordu.
Burak Gül, geçmişte oğluna kavuşacağı güne kadar kalan zamanı saydığını, şimdi ise Yusuf Tarık’tan ayrı kaldığı günleri saydığını ifade etti. Oğlunun evin neşesi ve sesi olduğunu, onu kaybettikten sonra evin sessizliğe büründüğünü söyledi.
Mehmet Ali Baldan: Gururla başlayan bir askerlik hikâyesi, on yıllık adalet bekleyişi
Mehmet Ali Baldan, yaklaşık on yıldır cezaevinde bulunan kursiyer teğmen Buğra Baldan’ın babası olarak konuştu.
Buğra Baldan’ın çocukluğundan itibaren çalışkanlığı, disiplini, ahlakı ve vatan sevgisiyle ailesini gururlandırdığını söyledi.
Buğra Baldan, 2005 yılında Kuleli Askerî Lisesine girmiş, daha sonra Hava Harp Okulunu birincilikle tamamlamıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde katıldığı eğitimde de başarılı olmuş ve kamuoyunda başarılı bir jet pilotu olarak tanıtılmıştı.
Mehmet Ali Baldan, yıllarca devlet tarafından başarılarıyla örnek gösterilen oğlunun 15 Temmuz sonrasında vatan hainliğiyle suçlanmasının aile için büyük bir yıkım olduğunu anlattı.
Buğra Baldan’ın Cumhurbaşkanına mektup yazmasının ardından Sincan’dan Elazığ’daki bir cezaevine sevk edildiğini belirtti.
Cezaevinde eğitimini sürdürmeye çalışan Buğra’nın Anadolu Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümünü tamamladığını, burslu kazandığı başka bir üniversitedeki öğrenimini ise mezuniyetine kısa bir süre kala sürdüremediğini anlattı.
Mehmet Ali Baldan, ailesinin talebinin ayrıcalık değil, dosyanın tarafsız ve hukuka uygun biçimde yeniden değerlendirilmesi olduğunu söyledi.
Mesut Aysan: İlkay Aysan cezaevindeyken iki küçük çocuğuyla kalan bir baba
Mesut Aysan, eşi İlkay Aysan’ın Anneler Günü döneminde cezaevine girmesinin ardından iki küçük çocuğuyla yalnız kalan bir baba olarak söz aldı.
Çocuklardan biri yaklaşık 20 aylık, diğeri ise dört yaşına yaklaşmıştı. Aile, çocukların küçük yaşta olması nedeniyle cezanın ertelenebileceğini düşünmüş, ancak bekledikleri erteleme gerçekleşmemişti.
İlkay Aysan daha sonra koşulların çocuk açısından nispeten daha uygun olduğu düşünülen Samsun’daki bir cezaevine nakledilmişti.
Mesut Aysan, evini boşaltarak kayınvalidesi ve kayınpederiyle birlikte yaşamaya başladığını anlattı. Çocukların bakımında aile büyüklerinin desteğini alıyor, kendisi de çocuklarını dışarı çıkarmaya ve annelerinin yokluğunu mümkün olduğu kadar az hissettirmeye çalışıyordu.
Küçük kızına annesinin neden eve gelmediğini anlatmanın güçlüğünden söz eden Aysan, açık görüşlerde annesine sarılan çocuğunun ayrılırken “Annemi de götürelim baba” dediğini aktardı.
Yaşadığı süreçten önce duyduğu bazı mağduriyetleri yeterince anlayamadığını dürüstçe ifade eden Mesut Aysan, insanın başına bir olay geldiğinde başkalarının yaşadıklarını çok daha farklı görmeye başladığını söyledi.
Haksızlık kime yapılırsa yapılsın karşı çıkmak gerektiğini, sessizliğin zaman zaman zulmün devam etmesine katkıda bulunduğunu vurguladı.
Adem Yasin Yıldız: “Emre uyan öğrenciler neden müebbet cezası aldı?”
Adem Yasin Yıldız, Hava Harp Okulu öğrencisi olan oğlu Nurullah Yıldız’ın yaklaşık on yıldır devam eden cezaevi sürecini anlattı.
Yıldız’ın aktardığına göre Hava Harp Okulu öğrencileri 15 Temmuz gecesi Yalova’daki kamplarında bulunuyordu. Terör tehdidi bulunduğu söylenerek uykularından kaldırılmış, içtima alanında toplanmış ve komutanlarının emriyle otobüslere bindirilmişlerdi.
Öğrenciler kendilerine okula götürüleceklerinin söylendiğini düşünüyordu. Otobüsler İstanbul’a ulaştığında ise kendilerini olayların ve kalabalığın içinde bulmuşlardı.
Adem Yasin Yıldız, oğlunun silahında atış yapıldığını gösteren bir bulguya rastlanmadığını, balistik incelemelerde öğrencilerin silahlarının temiz çıktığını söyledi.
Çocuklarını 13 yaşında askerî eğitim alması için devlete emanet ettiklerini belirten Yıldız, yıllarca güvenlik araştırmalarından geçirilen ve vatan sevgisiyle yetiştirilen gençlerin bir gecede suçlu ilan edilmesini kabul edemediklerini ifade etti.
Meclise, Cumhurbaşkanına, Adalet Bakanlığına ve milletvekillerine seslenen Adem Yasin Yıldız, gençlerin geleceğinin karardığını belirterek yetkilileri dosyaları yeniden değerlendirmeye çağırdı.
Fahri Bey: Aynı otobüs, aynı gece ve yıllardır süren ayrılık
Etkinlikte söz alan Fahri Yumuş, oğlunun da Nurullah Yıldız’la aynı otobüste bulunan Hava Harp Okulu öğrencilerinden biri olduğunu anlattı.
Bahri Bey’in aktardığına göre öğrenciler gittikleri bölgede taşlı, sopalı ve silahlı saldırıların ortasında kalmıştı. Yaşanan kargaşa sırasında ne yapacaklarını bilemeyen öğrencilerden bazıları ağaçlık bir bölgeye sığınarak sabaha kadar beklemişti.
Oğlunun gözaltına alındığını öğrendiğinde İstanbul’a giden Bahri Bey, uzun süre çocuğunun nerede olduğunu ve hayatta olup olmadığını öğrenemediğini söyledi. Öğrencilerin Silivri Cezaevi’ne götürüldüğünü öğrendiğinde, en azından oğlunun hayatta olduğunu bilmenin kendisini bir ölçüde rahatlattığını anlattı.
Bahri Bey, komutanlarının emrine uyan, henüz rütbesi bile bulunmayan öğrencilerin olayların planlayıcısı gibi cezalandırılmalarına itiraz etti.
Oğlunun cezaevinde İngilizce öğrendiğini, uluslararası siyaset ve hukuk eğitimi aldığını ve hafızlık çalışmasına başladığını söyledi. Gençliğinin önemli bölümünün cezaevinde geçmesinin telafisi güç bir kayıp olduğunu ifade etti.
Babalar yalnızca kendi acılarını anlatmadı
Etkinliğin ikinci bölümünde babalar, diğer konuşmacıların hikâyelerinin kendilerinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri paylaştı.
Ümeyra Sinem’in babası İbrahim Bey, farklı toplumsal kesimlerin yaşadıklarını dinlemenin ötekileştirilen insanlara karşı daha anlayışlı olma gereğini bir kez daha gösterdiğini söyledi.
Bazı katılımcılar Mustafa Selçuk’un kızının bakımını tek başına üstlenmesinin öneminden söz etti. Bazıları Cansu Esatoğlu ve Yusuf Tarık Gül’ün kaybının, kendi yaşadıkları sıkıntıları farklı bir gözle değerlendirmelerine neden olduğunu belirtti.
Osman Bey’e, çocuğunun yanında durduğu ve toplumsal baskıya rağmen onun haklarını savunduğu için destek mesajları verildi.
Haşim Efe, adaletin yalnızca gelecekte veya ahirette sağlanacağı düşüncesiyle yetinilmemesi gerektiğini, haksızlıkların dünyada da giderilmesi gerektiğini bir kez daha vurguladı.
Babaların birbirleri hakkında tuttuğu notlar ve yaptıkları değerlendirmeler, etkinliğin temel amacını görünür kıldı: İnsan yalnızca kendi acısını anlatmakla yetinmemeli, başkasının acısını da anlamaya çalışmalıydı.
Bir kutlama gününden ortak vicdan buluşmasına
Programın kapanışında Aziz Akın Gülhan, babaların başka insanların yaşadıklarını anlamak adına önemli değerlendirmelerde bulunduğunu söyledi.
Gelecek yıl daha özgür, hukukun daha iyi işlediği ve hakların çiğnenmediği bir Babalar Günü’nde buluşma temennisini dile getirdi. Etkinliğe katılan babalara, programda emeği bulunan gönüllülere ve yayını takip eden izleyicilere teşekkür etti.
“Bir Başka Babalar Günü”, babalığın yalnızca gurur ve mutlulukla ilgili olmadığını gösterdi. Bazen babalık, yıllarca cezaevi kapılarında beklemekti. Bazen solunum cihazına bağlı bir çocuğun bütün bakımını öğrenmek, bazen toplumun dışladığı evladının yanında durmak, bazen kaybedilen bir çocuğun ismini ve adalet talebini yaşatmaktı.
Babaların tanıklığı, toplumun çoğu zaman görmezden geldiği farklı sorunları aynı salonda buluşturdu.
Her baba farklı bir hikâyeyle konuştu. Ancak bütün konuşmalar aynı ortak çağrıya ulaştı:
Çocukların yaşamını, özgürlüğünü, sağlığını, güvenliğini ve insanlık onurunu korumak yalnızca ailelerinin değil, bütün toplumun sorumluluğudur.


Yorumlar