top of page

HAFTANIN ÖRNEK VİCDAN DAVRANIŞI

İnançlarını ve Kimliklerini Korumak Adına Askerliği Reddeden Ortodoks Yahudilerin Sivil İtaatsizliği


Vicdan Vakfı gönüllüleri olarak her hafta dünyadan bir vicdan davranışını seçiyor ve görünür kılmaya çalışıyoruz. Bu hafta gönüllülerimizin oylarıyla seçilen davranış; İsrail'de devletin zorunlu askerlik dayatmasına karşı çıkarak, inançları ve toplumsal kimlikleri uğruna polis müdahalesini göze alan Ultra-Ortodoks (Haredi) Yahudilerin sivil itaatsizlik eylemleri oldu.

Ne Olmuştu?

İsrail'de Haredi olarak bilinen Ultra-Ortodoks Yahudilerin zorunlu askerliğe karşı direnişi, ülkenin kuruluş yıllarına kadar uzanan derin bir meseledir. 1948'de, "Tevrat onun mesleğidir" anlayışıyla bir grup yeşiva öğrencisine askerlik muafiyeti tanınmıştı. O dönemde küçük bir azınlığı kapsayan bu uzlaşı, yıllar içinde nüfusun büyümesiyle devasa bir sosyolojik ve siyasi krize dönüştü.


İsrail Yüksek Mahkemesi'nin 2024 yılında Haredi erkekleri askerlikten muaf tutacak genel bir yasal dayanak kalmadığına hükmetmesiyle, devletin militarist yapısı ile dini cemaatlerin otonomisi arasındaki fay hattı kırıldı. Mahkeme kararından sonra devlet, Haredi gençlere celp kâğıtları göndermeye, gitmeyenleri "asker kaçağı" saymaya ve tutuklamalara başladı.

Haziran 2026 itibarıyla bu gerilim sokaklara taştı. Yüzlerce Haredi gösterici, Kudüs'ün batı girişindeki Chords Köprüsü çevresinde, Tel Aviv ana otoyollarında ve tren hatlarında toplandı. Siyah takım elbiseleri ve geleneksel kıyafetleriyle yollara oturdular, birbirlerine kenetlendiler ve ibadet ederek şu mesajı verdiler: "Biz bu orduya gitmeyeceğiz."

Devletin bu sivil itaatsizliğe yanıtı sert oldu. Atlı polisler kalabalığın içine girdi, göstericiler yerlerde sürüklendi ve tazyikli suyun yanı sıra "skunk" denilen kötü kokulu kimyasal sıvılar kendi vatandaşlarının üzerine sıkıldı.

İtirazın Temelinde Ne Yatıyor?

Bu sivil itaatsizliği doğru okumak için Haredi toplumunun motivasyonunu kendi gerçekliği içinde anlamak gerekir. Bu direniş, modern anlamda seküler bir savaş karşıtlığı veya hümanist bir barışseverlik üzerinden değil; teolojik ve varoluşsal bir koruma içgüdüsü üzerinden şekillenmektedir.


Haredi Yahudiler için mesele, inançlarının ve kapalı dini yaşam tarzlarının devlet eliyle asimile edilmesine karşı durmaktır. Ordu, kadın ve erkeğin bir arada olduğu, seküler değerlerin hâkim kılındığı bir "eritme potası" olarak görülmektedir. Bu toplumun inancına göre Yahudi halkını ve topraklarını ayakta tutan şey ordunun silahları değil, gece gündüz edilen dualar ve Tevrat eğitimidir. İçlerindeki daha radikal gruplar ise Mesih gelmeden kurulan seküler İsrail devletini teolojik olarak meşru kabul etmez. "Siyonist olarak yaşamaktansa Yahudi olarak ölmeyi tercih ederiz" sloganı, meşru görmedikleri bir siyasi aklın ordusuna hizmet etmeyi reddeden bu köklü inancın yansımasıdır.


Burada altını çizmek gerekir: Seçtiğimiz vicdan davranışı, protestolar sırasında trafiği kilitleyen, sivillerin günlük yaşamını sekteye uğratan veya zaman zaman arbedeye dönüşen eylem biçimlerinin kendisi değildir. Görünür kılmak istediğimiz öz, bireyin ve toplumun kendi inanç bütünlüğünü devlete karşı savunma iradesidir.

Neden Bu Davranış Seçildi?

Militarizmin ve devlet otoritesinin her şeyin üstünde tutulduğu bir düzende, "İnancım ve kimliğim, devletin üniformasından üstündür" diyebilmek güçlü bir sivil itaatsizlik örneğidir.

Modern ulus-devletler, kriz anlarında bireyleri kendi politikalarının koşulsuz birer aracı haline getirmek ister. Devletin zor kullanma tekeline karşı; coplanmayı, atlı polisler tarafından dağıtılmayı, kimyasal sularla ıslatılmayı ve hapse atılmayı göze alarak "Benim bağlı olduğum ahlaki ve dini yasalar, senin askeri emirlerinden daha yücedir" diyerek direnmek, bu iradenin somut bir tezahürüdür.


Haredi Yahudilerin bu eylemi, gerekçeleri tamamen dini ve otonomik olsa dahi, insanı zorla askerileştirmeye çalışan her türlü otoriteye karşı evrensel bir soruyu masaya yatırmaktadır: Devlet emretti diye, insan kendi varoluşunu ve en derin inançlarını bir kenara bırakmak zorunda mıdır?

Bizce değildir.

Çünkü insan, devletin emrine verilmiş ruhsuz bir beden değildir. İnancı, vicdanı, ahlaki sınırları ve kendi varoluşuna dair temel kabulleri vardır. Devletin görevi, insanı kendi makinesinin dişlisine çevirmek değil; onun vicdan alanını korumaktır.


Bu sebeple Haredi Yahudilerin bu tavrı, yalnızca İsrail içindeki bir askerlik muafiyeti tartışması olarak görülemez. Gerekçeleri bizim dünyamızla tamamen örtüşmese bile, ortaya koydukları sivil itaatsizlik şunu hatırlatmaktadır: Hiçbir otorite, insanı kendi inancına rağmen zorla askerîleştirme hakkına sahip değildir.


Bir sonraki haftanın örnek vicdan davranışında görüşmek üzere…


Yorumlar


bottom of page