top of page

Büyük Bir Rondo Düşlüyorum


Büyük bir rondo düşlüyorum. Öyle tezgâhın bir köşesinde uslu uslu bekleyenlerden değil; kocaman, oldukça gürültülü. Haznesi geniş olsun, çünkü içine koyacak çok şeyim var. Bıçakları sağlam, motoru kolay kolay ısınmayan cinsten. Bir de kapağı iyi kapansın; malum, ortalık zaten yeterince dağınık. Düğmesine basınca neyin ne kadar sert olduğuyla ilgilenmeden işini yapsın. Şimdilik nasıl bir rondo olduğunu bilmeniz yeter. İçine ne koyacağımıza birazdan geliriz.



Çünkü etrafımdaki çoğu şey fazlasıyla katı.


Geçenlerde KHK’lı arkadaşlarımız Ankara’ya geldi. Konya’dan gelen Derya arkadaşım Tekirdağ’daki kadınları anlattı. Çocuklarıyla kalmak için bazı kadınlar Sincan’a nakledilmek istiyormuş; oradaki koşullar çocuklar için daha uygunmuş. Cümle bitti, benim aklım bitiremedi: Çocuklar için daha uygun cezaevi. Hangisi çocuklar için uygunsa artık.


Son açıklanan verilere göre anneleriyle hapishanede yaşayan 0–6 yaş arasında 891 çocuk var. Sayıyı öğrendiğimden beri “yaklaşık dokuz yüz” diyemiyorum. Bazı rakamlar yuvarlanmamalı bence. Çünkü 891’in içinde 891 ayrı çocukluk var. Ayrı korkular, ayrı oyunlar, ayrı uykular… Çocukluk dediğimiz şeyin demir kapıyla, sayımla, infaz rejimiyle aynı cümlede bulunması bile insanın içini rahatsız etmeli.


Ama mesele yalnızca 891 çocuk değil. Biraz da hangi çocuğa bakınca içimizin sızladığı, hangisinin yanından sessizce geçebildiğimiz.


Acıya karşı sandığımız kadar tarafsız değiliz çünkü. Bazen önce kim olduğuna bakıyoruz; annesi kim, babası kim, hangi taraftan, hangi inançtan, hangi kimlikten… Sonra üzülecek miyiz, öfkelenecek miyiz, yoksa sessiz mi kalacağız karar veriyoruz. Bunu yalnızca karşı tarafta görsek işimiz kolaydı. Kendi çevremizde de yapıyoruz. İnsan haklarını savunurken bile insanı küçük bir kimlik kontrolünden geçirdiğimiz oluyor. Acının nüfus cüzdanını soruyoruz yani.


Oysa bir çocuğun hapishanede büyümesinin politik şerhi olmamalı. Bir çocuk hapishanede büyüyorsa yanlış olan önce budur. Annesinin dünya görüşünü sonra konuşuruz; çok hevesliysek oturur sabaha kadar tartışırız.


Kimse kendine kötü demiyor zaten.


Kötülük dediğimiz şeyi hep biraz uzağımıza koyuyoruz. Kötü olan başkası, zalim olan başkası, vicdansız olan mutlaka öteki. Bizimse gerekçelerimiz var. Haklı öfkelerimiz, geçmişten taşıdığımız yaralarımız, korkularımız, politik açıklamalarımız… İnsan kendisini temize çıkarmak konusunda gerçekten yaratıcı bir canlı.


Belki bu yüzden iyilikle kötülük arasındaki sınırı insanların kendileri hakkında söylediklerinde değil, başkasının acısı karşısında ne yaptıklarında aramak gerekiyor. Kargosu iki gün geciktiğinde uğradığı hak kaybının peşine sonuna kadar düşen birinin, bir çocuğun yaşam hakkı elinden alınırken susabilmesi mesela. İlki için mücadele etmekte yanlış hiçbir şey yok; elbette hakkını arasın. Tuhaf olan, adalet duygusunun kendi kapımıza kadar gelip orada durması. Hak dediğimiz şey yalnızca bize değdiğinde hatırladığımız bir şeyse, belki de sandığımız kadar adaletten söz etmiyoruzdur.


Bir de şu var: Hepimiz aynı suda yıkanıyoruz.


Ve su temiz değil.


İçinde yıllardır biriken korkular, düşmanlıklar, eşitsizlikler, erkeklik, milliyetçilik, iktidarla kurduğumuz türlü türlü ilişkiler var. Kapitalizmi de unutmayalım; kendisi suyu kirletip şişeye doldurarak bize geri satma konusunda oldukça maharetli. Bütün bunların içinde yaşayıp hiçbirinin üzerimize sıçramadığını düşünmek fazlaca iyimser.


Ama aynı suda yıkanmak, herkesin aynı ölçüde kirli olduğu anlamına gelmiyor. Gücü elinde tutanla ona maruz kalan, zulmedenle zulme uğrayan aynı yerde durmuyor. Teraziyi bozmayalım. Mesele başka: Bu kirin bize bulaştığı yerleri nasıl fark edeceğiz? Kendimizi sürekli iyi, haklı ve temiz tarafta görerek arınabilir miyiz?


Bazen bu katılığın nereden geldiğini düşünüyorum.


Hiç sevilmemiş biri, sevilmemiş olduğuna üzülebilir mi mesela? Bilmediği bir şeyin eksikliğini nasıl tarif eder insan?


Belki sevgiyi de şefkati de dayanışmayı da biraz başkalarından öğreniyoruz. Ama korkuyu, nefreti, üstünlük duygusunu ve başkasının acısına bakmamayı da öyle. İnsan doğduğu eve, sokağa, okula, işe, ekrana baka baka kendine bir dünya kuruyor. Sonra o dünyanın doğal olduğunu sanıyor. Oysa bize ait sandığımız bazı sertlikler bile başkasından kalma.


Bu elbette kimseyi yaptıklarından azade etmiyor. Bir insanın neden katılaştığını anlamakla o katılığı mazur görmek aynı şey değil. Sevgi görmemiş olmak bir açıklama olabilir; başkasını sevgisiz bırakmanın mazereti değil.


Siyasette bütün bunlar daha görünür oluyor. Yıllarca eşitlikten, özgürlükten, adaletten söz edip yakınındaki insanı hiç duymamak mümkün mesela. Dünyayı değiştirmeye talip olup bir odadaki küçücük iktidardan vazgeçememek de. Ezilenlerden söz ederken yanındakinin sözünü ezmek, dayanışmayı anlatırken kimseye omuz vermemek, barışı savunurken kendi çevrende küçük savaşlar çıkarmak…


Bunların hiçbirine yabancı değiliz.


Bazen insanın tek bildiği şey siyaset yapmak oluyor. Yaşamayı, dinlemeyi, özür dilemeyi, sevmeyi başkalarından öğrenmesi gerekiyor. Çünkü doğru politik cümleleri bilmek insanı kendiliğinden iyi biri yapmıyor. Keşke yapsaydı; birkaç kitap, iki bildiri, üç toplantıyla insanlık meselesini çözerdik. Hayat ne yazık ki o kadar örgütlü çalışmıyor.


İşte rondoyu biraz da bu yüzden düşlüyorum.


İnsanları atmak için değil içine; insanlardan daha uzun yaşayan bazı şeyleri atmak için. Bize miras bırakılmış nefretleri mesela. Bir başkasının acısına bakmadan önce kimliğini soran o refleksi. Erkekliği güç, merhameti zayıflık sanan bütün o eski kabukları. Kendi mağduriyetini dünyanın merkezine koyarken başkasının yarasını küçülten teraziyi.


Bir de insanın kendisini durmadan temize çıkarma becerisini. Onu özellikle iyice çekmek isterdim.


Çünkü parçalamak kolay kısmı.


Rondo parçalar, temizlemez.


Katı olanı un ufak ettik diyelim; yerine ne koyacağız? Hepimiz aynı suda yıkanıyorsak birbirimizin kirini göstermekle su temizlenmiyor. Belki arınmak dediğimiz şey de tertemiz olmak değildir zaten. Öyle bir yer olduğundan kuşkuluyum. Belki kendimize bulaşanı fark etmek ve onu başkasına taşımamaya çalışmaktır.


Kendi acımız kadar başkasının acısına da yer açmak. Bize benzemeyen birinin uğradığı haksızlık karşısında “ama” diye başlayan o çok kullanışlı cümleyi biraz daha az kurmak. Haklı olduğumuz yerde bile kendimize bir soru bırakmak.


Bunları söylerken yumuşamayı haksızlığa karşı daha az öfkelenmek sanmayalım. Bazı şeylere öfkelenmemek zaten mümkün değil; mümkünse de pek hayırlı değil. Mesele öfkeyi kaybetmek değil, onu nereye doğrulttuğumuzu bilmek. Gücü elinde tutana karşı sert olup birbirimize karşı şefkatli kalabilmek.


Belki iyilik de sandığımız kadar görkemli bir şey değildir. Bazen yalnızca “bana ne” diyebilecekken dememektir. Hiç tanımadığın birinin başına geleni kendi meselen saymaktır. Bir çocuğun hangi evde doğduğunu, annesinin ne düşündüğünü öğrenmeden yaşamını savunabilmektir.


Yine de büyük rondoyu düşlemekten vazgeçmiyorum. Diyelim ki bütün bunları içine doldurduk, kapağını kapattık ve düğmesine bastık. Gürültü bittiğinde elimizde tertemiz bir dünya kalmayacak, biliyorum. Ama belki biraz yer açılır. Birbirimizin acısını tanımak için aynı tarafta olmaya ihtiyaç duymadığımız, adaleti kimlik sorarak dağıtmadığımız, çocukların “daha uygun cezaevlerine” nakledilmesini değil, hiçbir cezaevinde büyümemesini konuştuğumuz bir hayata.


Hepimiz aynı suda yıkanıyorsak, o suyu nasıl temizleyeceğimizin cevabını bilmiyorum.


Belki ilk iş, suyun zaten temiz olduğuna inanmaktan vazgeçmektir.


Sonrası için rondoyu bir kenarda tutuyorum.


Ne olur ne olmaz.


***


Hazal Battaloğlu



Yorumlar


bottom of page