top of page

İlahi Adalet Söylemi

Güncelleme tarihi: 19 saat önce

Hukuksuzluğu “İlahi Adalet” Diye Okumak: Neden Yanlış, Neden Tehlikeli?


Mesele Kişiyi Sevmek Değil, Hukuku Herkes İçin Savunabilmektir

Toplumsal ve siyasi kriz dönemlerinde insanlar haksızlıkları her zaman soğukkanlı bir hukuk ölçüsüyle değerlendiremez. Eski kırgınlıklar, yaşanmışlıklar, öfkeler, grup aidiyetleri ve geçmişte yaşanan acılar devreye girer. Bu yüzden bir kişiye ya da gruba yapılan hukuksuzluk karşısında toplumun tepkisi çoğu zaman ilkesel olmaz.


Eğer mağdur edilen kişi sevilen, yakın hissedilen ya da “bizden” görülen biriyse, ona yapılan haksızlık daha kolay fark edilir. Fakat mağdur edilen ya da haksız bir yargılamaya maruz bırakılan kişi; geçmişte yanlış yaptığı düşünülen, başkalarının acılarına sessiz kalmış, bazı hukuksuzlukları desteklemiş hatta bizzat hukuksuzluğun ya da zulmün faili olmuş biri ise, insanlar aynı netlikle itiraz etmekte zorlanabilir.


Tam da bu noktada şu tür cümleler devreye girer:

“İlahi adalet yerini buldu.”

“Hak ettiğini buldu.”

“Zamanında başkalarına yapılanlara ses çıkarmamıştı, şimdi kendisi yaşıyor.”

“Keser döner, sap döner; gün gelir hesap döner.”

“Ne ektiyse onu biçti.”

“Allah’ın adaleti şaşmaz.”

Bu sözler ilk bakışta sadece kişisel bir kanaat, hatta acıdan doğan insani bir tepki gibi görünebilir. Fakat asıl mesele şudur: Bir insanın geçmişte yanlış yapmış olması, bugün ona hukuk dışı muamele yapılmasını meşru kılar mı?

Cevap açıktır: Hayır.


Çünkü hukuk, sevdiğimiz insanlara tanınan bir ayrıcalık değildir. Hukuk, herkes için var olan ortak güvencedir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, herkesin hukuk önünde eşit olduğunu, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil yargılanma hakkına sahip bulunduğunu ve suçluluğu ispatlanıncaya kadar masum sayılması gerektiğini açıkça belirtir. Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 14. maddesi de mahkemeler önünde eşitlik, bağımsız ve tarafsız yargı, adil yargılanma ve masumiyet karinesini güvence altına alır.


Bu yüzden hukuki soru şudur:

“Bu kişi bunu hak etmiş olabilir mi?” değil,

“Yapılan işlem hukuka uygun mu, delile dayanıyor mu, kişi adil biçimde yargılandı mı?”sorusudur.

 


“İlahi Adalet” Söylemindeki Temel Hata

Bir hukuksuzluğu “ilahi adalet” diye yorumlamak, yalnızca tartışmalı bir kanaat değildir; aynı zamanda ciddi bir kavram karışıklığıdır. Çünkü burada üç farklı alan birbirine karıştırılır: Bir olayın dinî ya da metafizik yorumu, kişinin ahlaki geçmişi ve devletin o kişiye karşı hukuken ne yapmaya yetkili olduğu. Kamusal zor kullanımı kişisel teolojik sezgilerle değil, herkes için geçerli, denetlenebilir ve hukuki gerekçelerle meşrulaştırılabilir.


Başka bir ifadeyle, bir kişi hakkında “geçmişte çok yanlış yaptı” diyebilirsiniz. Hatta bu tespitte haklı da olabilirsiniz. Fakat bundan şu sonuç çıkmaz:

“O hâlde bugün ona yapılan hukuksuzluk anlaşılabilir, makul veya hak edilmiş bir sonuçtur.”

İşte “ilahi adalet” söylemi çoğu zaman tam burada devreye girer. Açıkça “hukuksuzluk yok” demez. Daha ince bir şey yapar: Hukuksuzluğu kısmen kabul eder; fakat ona dinî ya da ahlaki bir kılıf giydirerek bu haksızlığı meşru, makul hatta hak edilmiş bir sonuç gibi gösterir.


Yani kişi fiilen şunu söylemiş olur:


“Evet, belki usulsüzlük var. Belki hukuk tam işlemedi. Ama bu kişi de zaten geçmişte yanlış yapmıştı. O yüzden içim çok da rahatsız değil. Çünkü ektiğini biçti, kendi adaletiyle muamele gördü.”

Tehlike tam da buradadır. Çünkü hukuksuzluk artık hukuksuzluk olarak değil, “gecikmiş bir hesaplaşma” gibi görülmeye başlanır. Böylece hukukî muhakemenin yerini öfke, aidiyet ve rövanş duygusu alır.

 

Hukuk Devleti Neyi Korur?

Hukuk devleti, insanların sadece masum, sevimli, temiz veya toplumca makbul görüldükleri zaman hak sahibi olduklarını söylemez. Tam tersine, hukuk devleti en çok sevilmeyen, en çok öfke duyulan, en kolay gözden çıkarılabilecek kişiler için gereklidir.


World Justice Project, hukuk devletini dört temel ilke üzerinden tanımlar: hesap verebilirlik, adil ve eşit uygulanan yasalar, açık yönetim, erişilebilir ve tarafsız adalet. Buna göre hukuk; açık, istikrarlı, herkes için eşit uygulanan ve temel hakları koruyan bir düzen olmak zorundadır.

Bu çerçevede hukuk devletinin sorması gereken sorular şunlardır:

  • Kişi hakkındaki isnat somut delile dayanıyor mu?

  • Bağımsız ve tarafsız mahkeme önüne çıkarıldı mı?

  • Savunma hakkı tanındı mı?

  • Masumiyet karinesine saygı gösterildi mi?

  • Ceza varsa, suçla orantılı mı?

  • Karar hukuk içinde mi verildi, yoksa siyasi, toplumsal veya duygusal baskıyla mı şekillendi?


Bu soruların yerine “Ama o da zamanında yanlış yaptı” cümlesi konulduğunda, hukuk kişiye göre eğilip bükülmeye başlar. Oysa hukukta amaç, meseleleri sübjektif ve taraflı yorumlarla eğip bükmek değil; isnat edilen fiili adil biçimde yargılamak, işlendiği ispatlanan suçun karşılığını da hukuk ve hakkaniyet ölçüleri içinde bihakkın vermektir.


Bir kişi geçmişte yanlış yaptıysa, elbette bunun hesabı sorulmalıdır. Fakat bu hesap hukuk içinde, somut delillerle, adil yargılamayla ve orantılı bir yaptırımla verilmelidir. Bir insanın zamanında başkalarına haksızlık yapmış olması, bugün onun da haksızlığa uğrayabileceği anlamına gelmez. Aksi hâlde adalet arayışı, sonu gelmeyen bir rövanş döngüsüne dönüşür.

 

Adalet ile İntikam Aynı Şey Değildir

Bu konuda en çok karıştırılan meselelerden biri adalet ile intikam arasındaki farktır.

  • İntikam kişiseldir; adalet kurumsaldır.

  • İntikam öfkeye dayanır; adalet delile dayanır.

  • İntikam “acı çeksin” der; adalet “suçu sabitse, ölçülü biçimde ceza alsın” der.

  • İntikam sınır tanımaz; adalet usul, ölçü ve orantı ister.

Stanford Encyclopedia of Philosophy’de cezalandırıcı adalet, ancak suç işlemiş kişiye, meşru bir cezalandırıcı tarafından ve orantılı bir ceza verilmesi şartıyla anlamlı görülür; masumun cezalandırılması veya suçluya hak ettiğinden fazla ceza verilmesi ise ahlaken yanlış kabul edilir.


Bu ayrım önemlidir. Çünkü bir insanın acı çekmesi, otomatik olarak adaletin gerçekleştiği anlamına gelmez. Birinin tutuklanması, işinden atılması, malına el konulması, itibarsızlaştırılması ya da toplum önünde ezilmesi; ancak hukuka uygun, adil ve denetlenebilir bir süreç sonunda gerçekleşmişse hukukî anlam taşır. Aksi hâlde ortada adalet değil, yeni bir haksızlık vardır.


Bu nedenle doğru tutum şudur:

“Geçmişte yanlış yaptıysa hukuk içinde hesap versin. Ama bugün ona yapılan hukuksuzluğu da meşru görmüyorum.”

Bu cümle kişiyi aklamaz. Geçmişini silmez. Onu kahraman yapmaz. Sadece hukuku savunur.

 

İnsan Neden “Hak Etmiştir” Demeye Yatkındır?

Bu söylemin psikolojik bir arka planı da vardır. Sosyal psikolojide “adil dünya inancı” olarak bilinen eğilim, insanların dünyanın temelde adil işlediğine ve kişilerin genellikle hak ettikleri sonuçlarla karşılaştıklarına inanma ihtiyacını anlatır. Bu inanç insana güvenlik hissi verebilir; fakat mağdur suçlamasına da yol açabilir. Yani insanlar bazen bir mağdurun başına gelen haksızlığı, onun karakterine veya geçmişine bağlayarak “dünya hâlâ adil” duygusunu korumaya çalışır.


Bu mekanizma “ilahi adalet” söyleminde de görülebilir. İnsan, çıplak bir hukuksuzlukla yüzleşmek yerine mağdurun geçmişine odaklanır. Böylece kendi vicdanındaki rahatsızlığı azaltır:

“Demek ki boşuna olmamış.”

“Demek ki bir sebebi varmış.”

“Demek ki hak etmiş.”

Fakat bu rahatlama pahalıya mal olur. Çünkü mağdurun yaşadığı somut hak ihlali bu kabil sözler ile kamufle edilerek gizlenir. Toplum, haksızlığı sorgulamak yerine mağdurun geçmişini didiklemeye başlar. Böylece mağdur iki kez cezalandırılır: Önce hukuk dışı muameleye maruz kalır, sonra da “zaten hak etmişti” denilerek insanî desteğin dışına itilir.

 

Bu Söylemin Somut Zararları

“İlahi adalet” söylemi sadece yanlış bir yorum değildir; toplumsal ve hukuki sonuçları olan zararlı bir düşünme biçimidir.


Birincisi, hukuksuzluğu görünmez kılar. İnsanlar “Burada hukuk ihlali var mı?” diye sormak yerine, “Bu kişi geçmişte ne yapmıştı?” diye sormaya başlar. Oysa mağdurun geçmişi, bugünkü usulsüzlüğün üzerini örtmez.


İkincisi, sorumluluğu gerçek faillerden uzaklaştırır. Eğer bir hukuksuzluğu “Allah’ın cezası” diye yorumlarsak, o hukuksuzluğu yapan hâkimin, savcının, polisin, siyasetçinin veya kurumun sorumluluğu geri plana itilir. “Devlet haksızlık yaptı” cümlesinin yerine “kader tecelli etti” cümlesi geçer. Bu da dünyevi ve hukuki sorumluluğu silikleştirir.Hukuksuzluklara dinî anlam yükleme, hukuksuzluğu yapanların somut sorumluluğunu perdeleyebilir.


Üçüncüsü, empatiyi zayıflatır. İnsanlar artık mağdurun ne yaşadığına değil, onun kim olduğuna bakar. “Hakkı ihlal edildi mi?” demek yerine “Ektiğini biçti!” denir. Böyle bir yerde adalet duygusu değil, kimlik ve aidiyet refleksi çalışır.


Dördüncüsü, seçici adaleti normalleştirir. Bizden olana hukuk, bizden olmayana kader muamelesi yapılır. Bir haksızlık yakın gördüğümüz kişiye yapılınca “zulüm”, sevmediğimiz kişiye yapılınca “ilahi adalet” oluyorsa, ortada tutarlı bir hukuk anlayışı yoktur.


Beşincisi, dinî dili zayıflatır. Din dili, zulme karşı vicdanı diri tutması gerekirken, eğer hukuksuzluğu örtmek için kullanılırsa kendi ahlaki gücünü kaybeder. İnanç, adaleti derinleştiren bir kaynak olmaktan çıkar; kişisel öfke ve siyasi rövanşın dili hâline gelir.

Altıncısı, herkes için güvencesizlik üretir. Bugün “ona yapılabilir” denilen şey, yarın başka birine de yapılabilir. Bugün delilsiz suçlama alkışlanırsa, yarın başka biri delilsiz suçlanabilir. Bugün savunma hakkı önemsiz görülürse, yarın aynı hak bizim için de önemsiz görülebilir.

 

 

“Ama O da Zamanında Yanlış Yaptı” İtirazı

Bu itirazı hafife almamak gerekir. Çünkü çoğu zaman gerçek bir acıdan doğar. İnsanlar geçmişte yaşadıkları haksızlıkları unutmaz. Kendi mağduriyetine sessiz kalan birinin bugün mağdur olmasına karşı öfke duymak insani olarak anlaşılabilir.


Fakat insani olarak anlaşılabilir olan her tepki, hukuken ve ahlaken doğru değildir.


Bir kişi geçmişte başkalarının haksız tutuklanmasına destek vermiş olabilir. Başkalarının işinden atılmasına sessiz kalmış olabilir. Adaletsiz bir düzeni savunmuş olabilir. Hatta bizzat hukuksuzluğun faili hâline gelmiş olabilir.


Bunların hiçbiri önemsiz değildir.


Fakat doğru cevap, bugün o kişiye yapılan hukuksuzluğu dinî söylemlerle meşru göstermek, rasyonalize etmek ya da hak edilmiş bir sonuç gibi sunmak değildir. Doğru cevap şudur:

“Geçmişte yaptığı yanlışlar ayrıca konuşulsun. Gerekiyorsa hukuk içinde hesap versin. Ama bugün ona yapılan hukuksuzluğu da kabul etmiyorum.”


Bu tavır zayıflık değildir; abartılı bir naiflik de değildir.Tam tersine, adalet duygusunun intikam duygusuna teslim olmamasıdır.


Dinî Dilin Sınırı: Teselli Başka, Meşrulaştırma Başkadır

Bir insan kendi özel dünyasında yaşanan olaylara dinî ya da manevi anlamlar yükleyebilir. Acısını, kaybını, kırgınlığını veya hayattaki tecrübelerini inanç diliyle yorumlayabilir. Bu kişisel bir teselli alanıdır.


Fakat devlet gücü, yargılama, tutuklama, ceza, mal varlığına el koyma, işten çıkarma, linç veya hak ihlali söz konusu olduğunda mesele değişir. Burada kişisel metafizik yorum, hukuki değerlendirmenin yerine geçemez.


Çünkü kamu gücü herkes için geçerli, denetlenebilir, somut ve hukuki gerekçelere dayanmak zorundadır. “Allah’ın hesabı”, “ilahi tokat”, “hak ettiğini buldu” gibi ifadeler hukukî gerekçe olamaz. Özel teselli ile kamusal meşrulaştırma karıştırıldığında, bir grubun kutsal dili başka bir grubun hukuk güvencesini aşındırabilir.


Bu nedenle mesele dini söylemlere karşı olmak değildir. Mesele, dinî kavramların hukuksuzluğu örtmek için kullanılmasına itiraz etmektir.


Peki, Doğru Tutum Nedir?

Doğru tutum, mağdur edilen kişiyi otomatik olarak aklamak değildir. Doğru tutum, hukuksuzluğu meşru göstermemektir.


Şöyle diyebilmek gerekir:

“Bu kişiyi sevmiyorum, ama hukuksuzluğa uğramasını doğru bulmuyorum.”

“Geçmişte yanlış yaptıysa hesap versin, ama adil yargılansın.”

“Benim canımı yakmış olabilir, ama ona hukuk dışı muamele yapılmasını savunamam.”

“Adalet istiyorsak, bunu herkes için istemek zorundayız.”

Bu cümleler kolay değildir. Çünkü insandan kendi öfkesini disipline etmesini ister. Fakat hukuk ve ahlak biraz da burada başlar: İçimizdeki rövanş isteği güçlü olduğu hâlde ilkeye sadık kalabildiğimiz yerde.

 

Doğru ölçü şudur:

Geçmişteki yanlışları unutma.

Mağdurun hatalarını romantize etme.

Ama bugünkü hukuksuzluğu da mazur gösterme.

Geçmiş için de hukuk iste.

Bugün için de hukuk iste.

Herkes için aynı adil ölçüyü savun.

Çünkü hukuk bir kez kişiye göre esnetildiğinde, artık hukuk olmaktan çıkar. O andan sonra geriye sadece güç, öfke ve fırsat kalır.

 

Bir haksızlığı “ilahi adalet” diye yorumlamak masum bir kanaat değildir. Bu söylem, hukuksuzluğu çıplak hâliyle görmeyi engeller; ona ahlaki ve dinî bir kılıf giydirir. Mağdurun geçmişteki hataları, bugünkü hukuk dışı muameleyi görünmez kılmak için kullanılır. Böylece hukuk ihlali, “hak edilmiş ilahi bir ceza” gibi sunulur.


Oysa ilke açıktır:

Geçmişte yanlış yapmış olmak, bugün hukuksuzluğa uğramayı meşru kılmaz.

Yanlışın cevabı başka bir yanlış değildir.


Adalet, intikamın dinî veya ahlaki kelimelerle süslenmiş hâli değildir.

Hukuk, sadece sevdiklerimiz için değil, herkes için vardır.


Bir toplumun adalet seviyesi, güçlüleri nasıl koruduğuyla değil; sevmediği, öfke duyduğu, dışladığı insanlara bile nasıl muamele ettiğiyle ölçülür. Eğer en sevilmeyen kişi bile adil yargılanma hakkına sahipse, orada hukuk vardır. Eğer bir insanın hakları, toplumun ona duyduğu öfkeye göre askıya alınabiliyorsa, orada hukuk değil, rövanş düzeni vardır.


Kim olursa olsun, hukuksuzluk hukuksuzluktur.

Bu cümle mağduru aklamaz. Faili sevmeyi gerektirmez. Geçmişteki acıları unutmayı istemez. Sadece şunu söyler:

Adalet istiyorsak, onu sadece bizim için değil, herkes için istemek zorundayız. Çünkü hukuk herkes için korunmadığında, günün sonunda hiç kimse güvende olamaz.

Yorumlar


bottom of page